Anlamı Kim Kurar?
- Sedat yılmaz
- Jan 3
- 3 min read
İnsan çoğu zaman anlamı kendisinin kurduğunu sanıyor. Belki de bunun nedeni, anlamla ilk karşılaşan kişinin hep kendisi olmasıdır. Bir cümle bizi etkilediğinde, bir olay içimizi rahatsız ettiğinde, anlam sanki o anda ve orada doğmuş gibi geliyor bize. Oysa doğan şey anlamın kendisi mi, yoksa bizim ona dokunduğumuz an mı, bundan pek emin değiliz. Anlam dediğimiz şey, bir sözün ya da olayın bizde bıraktığı etkiyle onun bizi aşan bir bağlama oturması arasındaki ilişkidir. Ne yalnızca sözcüklerin içindedir ne de bütünüyle zihnimizde. Karşılaştığımız şeyle kurduğumuz bağda ortaya çıkar; bazen bir çağrışım, bazen bir yön duygusu bazen de adını koyamadığımız bir sarsıntı hâlinde. Bu yüzden anlam, ölçülebilir bir bilgi olmaktan çok fark edildiğinde kendini hissettiren bir ilişkidir.

Modern düşünce bu belirsizlikle uzun süre oyalanmadı. Özellikle Descartes’ten sonra sağlam bir zemin arayışı ağır bastı. Şüphe edilebilen her şey geri çekildi ve geriye yalnızca “düşünen ben” kaldı. Düşündüğümden şüphe edemiyorsam var olduğumdan da edemezdim. Bu, insan için güçlü bir tutunma noktasıydı. Zamanla bu tutunma noktası yer değiştirdi. Artık soru “Ben var mıyım?” olmaktan çıktı; daha sessiz bir soruya dönüştü: Anlam nerede başlar? Ve bu soru çoğu zaman düşünülmeden cevaplandı: “insanın kendisinde.” Fakat bir şeyin bende belirmesi, onun benden çıktığı anlamına gelir mi? Okuduğum bir kitabın anlamı onu okurken zihnimde oluşur ama bu, kitabın benden önce var olmadığı gerçeğini ortadan kaldırmaz. Belki de anlam, ortaya çıkmak için bir bilince ihtiyaç duyuyordur; fakat var olmak için değil. Bu ayrımı kaçırdığımızda farkında olmadan her şeyi kendimize bağlamaya başlarız. Bu noktada kesinlik arayışımız devreye girer. Bir şeyin var olduğundan emin olmak için, onu yerli yerine koymak isteriz; nerede durduğunu, nasıl işlediğini bilmek isteriz. Oysa bazı şeyler tam da bu beklenti yüzünden bulanıklaşır. Işık buna iyi bir örnek sunar. Onu dikkatle gözlemlediğimizde bazen küçük parçalar gibi davranır, bazen de herhangi bir parçaya benzemeden yayılır. Elimizde çoğu zaman ışığın kendisi değil, bıraktığı izler vardır artık. Ama bu durum ışığın varlığını tartışmalı hâle getirmez; yalnızca bilgimizin sınırlarını gösterir. Anlam da buna benzer biçimde kendini ele verir. Onu çoğu zaman doğrudan değil, etkileri üzerinden fark ederiz: bir davranışı değiştirdiğinde, bir düşünceyi yerinden oynattığında ya da beklenmedik bir sessizlik bıraktığında. “Anlam nerede?” diye sorduğumuzda ise cevaplar bulanıklaşır. Belki de sorun cevaptan çok “sorunun kendisindedir.” Çünkü “nerede” sorusu mekâna aittir; oysa anlamın böyle bir yere ait olup olmadığı belirsizdir. İbn Arabî’nin asırlar önce sezdiği şey de buna yakın bir yerde durur. Ona göre hakikat tektir; fakat biz onu tek parça hâlinde değil, kırılarak görürüz. Çokluk, hakikatin kendisi değil, bakışımızın sonucudur. İnsan bu yüzden hakikatin merkezinde değil; onun karşısında, ona yaklaşmaya çalışan sınırlı bir konumdadır. Bu bakış insana güç vermez belki, ama aceleyle hüküm vermesini de zorlaştırır.
Anlamın yerini belirlemekte zorlandığımızda aslında daha genel bir sınıra çarptığımızı fark ederiz. Bazı şeyler vardır; ne kadar dikkatle bakarsak bakalım, onları tam olarak bir yere yerleştiremeyiz. Nerede durduklarını sorduğumuzda, elimizde kalan cevaplar eksik ya da geçici olur. Bu durum yalnızca anlamla sınırlı değildir. Aynı güçlük, daha büyük sorulara yaklaştığımızda da kendini gösterir. Tanrı meselesi bu yüzden zorlaşır. “Nerede?” diye sorduğumuzda, cevap alamayız. Fakat bu cevapsızlık, yokluk anlamına gelmez. Belki de burada asıl sorun, sorduğumuz sorunun kendisindedir. Çünkü “nerede” demek, zaten bir yeri, bir sınırı, bir çerçeveyi varsaymak demektir. Oysa bazı şeyler, böyle bir çerçeveye sığmaz. İnsan bu noktada daha dikkatli bakmaya yönelir. Ama dikkat arttıkça kesinlik artmaz; aksine belirsizlik daha görünür hâle gelir. Ne kadar dikkatli baksak da, bulacağımız şey anlamın kendisi olmayabilir. Çünkü baktığımız yerde çoğu zaman yine kendimizle karşılaşırız: kendi bakışımızla, kendi sınırlılıklarımızla, kendi sorularımızla. İşte tam bu noktada, asırlardır süren vahdet-i vücut tartışması yeniden karşımıza çıkar. Eğer gördüğümüz şey ile gören arasındaki sınır bu kadar belirsizse, anlam nerede başlar, insan nerede durur? Belki de bu tartışmanın asıl değeri, kesin bir cevap vermesinde değil; insanı, hem kendini merkeze koyma alışkanlığından hem de her şeyi tam olarak kavradığını sanma rahatlığından uzaklaştırmasındadır.



Comments